Günümüzde birçok sektör, yapay zekânın sağladığı imkânlarla birlikte yeniden şekilleniyor. Bu dönüşümün doğal bir sonucu olarak insanlar da gelecekleri konusunda kaygılı; birçok meslekten kişi, gelecekte iş bulup bulamama noktasında endişe yaşıyor. Nitekim Dünya Ekonomi Forumu’nun 2023 yılında yayımladığı Future of Jobs başlıklı çalışmaya göre, 2027 yılı itibarıyla 83 milyon kişi yapay zekâ ve beraberinde ortaya çıkan teknolojiler yüzünden işini kaybedecek. Aynı çalışma, medya sektörünün de %30 oranında bir dönüşüm geçireceğini ortaya koyuyor. Veriler bunu gösterirken, insanların geleceğe dair kaygıları da son derece yerinde görünüyor.
Bu tabloyu destekler nitelikte, McKinsey Global Institute’ün Generative AI and the Future of Work başlıklı çalışmasına göre dünya üzerindeki işlerin %65’i yapay zekâdan etkilenecek; aynı rapor, çalışanların %75’inin gelecek konusunda kaygılı olduğunu ortaya koyuyor. Benzer şekilde, 2024 yılında PwC’nin yaptığı AI Jobs Barometer isimli çalışmada, yapay zekânın artırdığı üretkenlik nedeniyle çalışanların %58’i işini tehdit altında görüyor. Son olarak, 2023 yılında MIT ve Boston Üniversitesi’nin ortak çalışması da bu resmi tamamlar nitelikte: medya çalışanlarının %67’si gelecek konusunda kaygı duyuyor.
İletişim Fakültelerinde Değişim ve Dönüşüm
Peki tüm bu gelişmeler ve kaygılar iletişim fakültelerine nasıl yansıyor? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bu gelişmeler, iletişim fakültelerini dinamik olmaya ve kendini sürekli yenilemeye zorlayan bir baskı unsuru yaratıyor. Zira dünün iletişim araçlarıyla, yapay zekâ teknolojisini yok sayarak öğrencileri geleceğe hazırlamanın artık anlamsız kaldığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla bu noktada sadece teknolojilerin ve müfredatların değil, eğitimcilerin de dönüşmesi gereken bir sürece girmiş bulunuyoruz.
Bugün geldiğimiz noktada, yaygın olarak kullanılan algoritmalar ve yapay zekâ teknolojileriyle, bizi kendimizden daha iyi tanıyan yazılımlarla çevrilmiş durumdayız. Peki biz bu yazılımları ne kadar biliyoruz ya da anlamlandırabiliyoruz? Burada “biz” derken kastettiğim sıradan vatandaş ya da öğrenci değil, biz akademisyenler. Tam da bu yüzden, yılların getirdiği ders anlatma alışkanlıklarını kırmak ve öğrenciye yeni imkânlar ve yöntemler sunmak zorundayız. Nitekim öğrenciye algoritmaları, yapay zekâyı, öneri sistemlerini anlatmak, bu sistemlere eleştirel bakabilmelerini sağlamak ve onlar üzerinden nasıl yaratıcı olabileceklerini göstermek de yine bizim sorumluluğumuz.
Yapay Zeka Destekli Yeni Bir Dünya Modeli
Sonuç olarak, yapay zekâ yokmuş gibi davranamayız; aksine onun varlığını kabul edip öğrencileri, yapay zekâyı en etkin şekilde kullanabilecekleri ama kullanırken de farkındalıklarını koruyacakları bir eğitim ekosistemine hazırlamak durumundayız. Nitekim artık herkesin bir asistanı var: gazeteci haberini yazarken, kurgucu kurgusunu yaparken ya da senarist senaryosunu kaleme alırken yapay zekâdan destek alıyor. Kısacası, yapay zekâ destekli bir dünyanın tam ortasındayız. Hâl böyle olunca, yapay zekânın bu varlığını kabul edip onun sunduğu hazır şablonlara ya da bilgi parçalarına bakmak, ama onlara bel bağlamadan kendi yaratıcılığımızı besleyecek işlere imza atmak hiç de zor değil. Bunu bir tehdit değil, tam tersine bir imkân olarak görmeliyiz; üstelik bu imkân hem öğretim üyeleri olarak bizler hem de eğitim alacak öğrenciler için aynı derecede geçerli.
Bununla birlikte, teknik işlerin büyük ölçüde yapay zekâ tarafından yapıldığı bir dünyada, hiç olmadığı kadar eleştirelliğe, sorgulamaya ve yaratıcılığa ihtiyacımız var. İşte tam da bu nokta, tüm kaygılara rağmen iletişim fakültelerinin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Çünkü makineler bilgiyi işleyebilir, metni derleyebilir, görüntüyü kurgulayabilir; ama bir haberin arkasındaki etik sorumluluğu taşıyamaz, bir hikâyenin insani tarafını sezemez, toplumsal bir meseleye vicdanla yaklaşamaz. Tam da bu yüzden bunlar, iletişim eğitiminin öğrenciye kazandırması gereken, teknolojinin devralamayacağı yetkinlikler olarak öne çıkıyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönem, öğrencisiyle öğretmeniyle hep birlikte öğrenmenin, öğrenirken uygulamanın ve uygularken sorgulamanın dönemi olmalı. Sonuç olarak iletişim fakülteleri, yapay zekâyı bir düşman ya da bir kısayol olarak değil, eleştirel düşünceyle harmanlanmış bir araç olarak öğretebildiği ölçüde bu dönüşümün kaybedeni değil, öncüsü olacaktır.